22 Aralık 2009 Salı

HADİ KOLAY GELSİN 2

Can Buluman yazmış;

Önünde dedelerimizin kısa pantolonla resim çektirdiği, yaklaşık 600 yıllık, Fenerbahçenin sembolü olmuş, Belvü'nün önündeki ağaç artık yok...


Bizlerden hiç ses çıkmıyor herkes razı olmuş gibi. Ağacın olduğu yeri dümdüz asfalt yapmışlar. Üstünden geçerken içim cız etti. Büyük ihtimalle Istanbul'un fethinden önce bile orada olan ağaç artık yok. Akşam babamlara uğradığımda anlatacaktım. Ama inanin söyleyemedim. Beni bile böylesine üzmüşken, o ağacın ondaki hatırasını bildiğim için susmayı tercih ettim..

Kimseden ne bir tepki ne bir sitem duymamış olmak beni çok şaşıttı. Internette konu ile ilgili bir haber var mı diye baktım. Sadece Rengin Soysal'ın aşağıdaki yazısını bulabildim, sizlerle paylaşmak istedim...

1 milyonluk İstanbul'u 20 milyon kişi ile dolduran, yetmezmiş gibi şehrin ciğerleri olan ormanları yakıp yerlerine doğu bloğu ülkelerinde bile artık rastlanmayan sosyal konut kılıklı "site" yapan, rantı görüp kaybedilenlerin farkına bile varamayan bir zihniyetin son ürünü.....

RENGİN SOYSAL'ın yazısı.......
O Ölmedi, onu öldürdüler...
Bir gündüz vakti göz göre göre mi vurdular ilk darbeyi... Sisli ve ayaz bir gecede, sokak lambalarının donuk ışığında, sinsice mi sokuldular yanına... Alacakaranlığında ıslak ve soğuk bir sabahın, gün henüz yeni ağarırken mi kıydılar ona?
Şimdilik bilmiyorum. Hem bilsem ne fark edecek ki giden gittikten sonra. Bildiğim, bir iki yıl önce ‘kolunu, kanadını kırıp’ budadıklarıydı. .. Meğer hazırlık yapıyorlarmış, anlamalıydım. İçim cız ettiydi ama galiba kondurmak istemedim o zaman. Bu kadar ruhsuz, bu kadar vahşi, bu kadar gözü dönmüş olabileceklerini düşünemedim.
O, asırlık koca ağacın, önce yaşam alanını daraltarak, köklerinin toprağıyla irtibatını engelleyip kurumaya bırakmışlar demek ki...
Bu cinayeti taammüden işlemişler.
Fener Kalamış caddesinin sembolü, Belvü’nün önünde yolu ikiye ayıran görkemli ağacı, acımasızca kesip, yolu ‘dümdüz’ etmişler.
Dümdüz etmişler ki kendilerine oy verenler sağlı sollu iki sıra park edebilsinler arabalarını... Kadıköy Belediyesi ne kadar suçluysa, arabalarını yüzyıllık ağaçlardan kıymetli sanan Kadıköylüler de bir o kadar suçlu bu işte.

Bizim apartmanda oturanların, bahçedeki dut ağaçlarına düşman olmalarından deneyimliyim. .. Dutlar, yılda en fazla bir ay, arabalarının üstüne dökülüyor diye, öyle bir budadılar ki, iki yıldır tek bir yaprak vermiyor, ölmeye durdular en az elli yıllık dut ağaçları.
Ben kesilmelerine muhalefet edince onlar da aynı sinsi planı uyguladılar. Sonra bana “üzülmeyin size mutlaka manavdan dut alıp getireceğim” diyebildiler, apartmanımın ‘modern’ kadınları. Çocukları bahçede oynarken ayakkabılarının altı kirleniyor diye yakındılar.

Nasılsa biliyor Belediye, çoğunun sesi çıkmayacak, üstelik onlardan daha da çoğu içinden alkış tutacak şimdiki Kadıköylülerin.
Onlar, arabalarından inip iki adım yürümeyi zül sayanlardır. Yürüyüşe, özel yürüyüş yollarında özel zaman ayırıp ayrıca çıkarlar yalnızca, ‘sağlıklı yaşama’ önem veren ne ‘çağdaş’ bireyler olduklarını kanıtlamak için.
Yeter ki trafikte sıkışmasınlar, gözlerini kırpmadan feda ederler ‘yollarına çıkan’ asırlık ağaçları da, tarihî binaları da. Sonra ‘organik gıda’ satan dükkânlar arar, ozon ve oksijen terapilerine girerler, ömürleri uzasın diye...
Rüzgârı kesen şahsiyetsiz binalardaki evlerini de antikalarla doldururlar, zenginliklerini ve aslında ne köklü olduklarını ele güne göstermek için. Ağaç gölgesinden mahrum, klimaların yapay serinliğine sığınırlar.
“Denizi” yahut da “sokağı görmemize mani oluyor” diyerek evlerinin önündeki ağaçları kesenlerin çocuklarıdır onlar.
Kanalizasyonları denize verilen, denizi kirleten, kirlenmesine feveran etmeyen, havuzlu sitelerde ve evlerde oturma peşine düşen, böyle yapınca ‘denizi evlerine getirdiklerini’ zannedenler.
Ülkesini de, şehrini de orada anıları olduğu için sever, bağlanır insan.
Uzaktayken özlediğimiz vatanımız değildir, hatıralarımızın olduğu yerdir aslında. Ve insan orada yaşadıkları, yaşanmışlıkları var ise yabancı bir ülkeyi, yabancı bir şehri de özleyebilir, hatta daha çok sevebilir kendi vatanından.

Birer birer eksilirken Kadıköy’ü Kadıköy yapan simgeler, özellikler, kokular, lezzetler, hâlâ mümkün mü eskisi gibi sevmek buraları?

İşittiğimde belki de en çok bu yüzden düğümlendi boğazım. Fuat, “önce bir tuhaflık hissettim, sanki ışığı değişmişti havanın” dedi, neredeyse istisnasız her eski Kadıköylünün anılarında yeri olan güzelim ağacın yokluğunu anlatırken. İçime doğmuşçasına, hemen hemen kesildiği zamandan beri geçmemiştim oradan. Akşam hava kararırken yolumu düşürdüm ve hatıralarımla birlikte bir semtin kişiliğinin de silindiğini gördüm.

“Bir semtini sevmek bile bir ömre değer” olan şehrimin, en sevdiğim semtlerini sevilmeyecek hale getirenlere, buna göz yumanlara, destek olanlara öylesine öfkelendim ki yaşlı annem ve babam olmasa, bir an tereddüt etmeden bırakıp giderdim asla ayrılamam zannettiğim Kadıköy’ü de, İstanbul’u da...

Ağaçlar insanlardan çok yaşar... Bulundukları yere faydaları, orayı süslemeleri yanında, geçmişten geleceğe uzanmalarıyla, bir tarihi de yaşatırlar. Hele ki Fenerbahçe’deki örneği, binlerce insanın hatıralarının tanığıysalar...
Neden sus pus Kadıköylüler, o ağaç kesilirken kurban gibi kanı akmadığı için mi bu suskunlukları ?
Ağaçları kesenler, kesenlere itiraz etmeyenler ne hemşehrim ne yoldaşım ne ırkdaşım benim. Tesellim, zincirleme bir telefon trafiğiyle aynı duyguları paylaştığım Arzu, Serpil, Fuat, Ahmet gibiler ve arkadaşım olsun olmasın az sayıda birilerinin varlığına inancım.
Yoksa kaldırımları bu kadar yüksek, hangisine kırmızı yansa; sürücülerinin hız kesmeden ve yayalarının sallana sallana ‘ağır abi’ pozunda geçtiği bir şehirden çoktan ümidimi kestim ben.

Deniz-Yelken adına
Erkut Soysal

Hiç yorum yok: